Connect with us
kendin için

Kendin İçin, Kendini Keşfetmeye Başla!

Kendin için; derdi olanı dinle ve etrafını izle. Kimseye minnet etme. Büyüklere hürmet et, küçüklerin de anlattıklarını dinle. İyiliği yay, kötülüğe asla ama asla meyil etme. Dostlarını ihmal etme sakın. Gerektiği kadar harca ama ama ziyan etme. Ülke ülke gez, yabancı bir dil öğren. Müzeleri keşfet, bir tiyatro oyununda yer al, yabancı bir dil öğren, konferanslara katıl, şarkı söyle, kitapları çok sev. Kendine katabileceğin kadar bilgi ve birikim katmayı ihmal etme. Evcil bir hayvan edin. Dedikodu yapma, insanların zayıflıklarını değil, güzelliklerini görsün gözlerin. Seni üzenleri de hayatından çıkar bırak gitsin ki kuş gibi hafifleyesin.

Kendine bir güzellik yap; alışverişe çık, sokaklarda özgürce kaybol, bir dergiye abone ol, okuduğunda senin ufkunu genişleten ve gülümsetsin. Beden sağlığını asla ihmal etme. Bu yüzden bol su iç, sağlıklı beslen ve ruhunu da beslemeyi unutma, klasik müzik dinle. Ne iş ile meşgul isen o işin hakkını vererek çalış ve sebat et. Öğrenciysen derslere katıl, çalışansan toplantılarda söz al, bir şirkette staj deneyimi edin, Hayatını renklendir, tüm boyalar elinde iken yap bunu. Kapkaranlık bir gökyüzünde kim hayaller kurabilir ki? Yeni tatlar edin bu yüzden. Aileden sonra sana en büyük desteğin dostlardan geldiğini unutma ki, dostlarını ihmal etme. Gerektiği kadar harca ama ziyan etme. Yeni tatlar dene ve yediklerin yem eklerin olduğu masada sevdiklerinde başköşede olsunlar. Çatal bıçak seslerine, hoş sohbetler karışsın ki yediklerin daha da lezzetletsin. Korkularının üzerine git, kaçma onlardan. Göreceksin ki korkuları yendiğinde hayatı daha çok seveceksin.

Kendini ihmal etme bu hayat keşmekeşinde; kendine bir buket çiçek al, Sokaktaki çocuklarla oyun oyna, Yaşlılarla sohbet et. Yakınların ile arana mesafe ve zaman da girse gönüllerinden uzaklaştırma onları. Uzaklıklar hep olacaktır mesela köprüleri kurabilmektir her zaman o yollara. Annene onu sevdiğini söyle işte bu yüzden, babanı sadece harçlık istemek için arama. Yaşarken kıymetini bil onların, kaybettiğin gün için de pişmanlıklar kalmasın diye. Çevrendeki insanları da ihmal etmesen ne güzel olur değil mi? İş arkadaşının masasına bir çikolata bırak, lisedeki arkadaşlarını ara. Her şeyi bile unutsan, gülmeyi unutma. Bir çiçek yetiştir, yemek yapmayı dene belki usta aşçılara bile taş çıkarabilirsin kim bilir. Asla keşke deme. Kardeşlerin ile vakit geçir. Tek başına sinemaya git. Kızdığın insanları affet, gönlündeki öfkenin sana yükten başka getirisi olmaz çünkü. Eğer bütün bunları yapmazsan eksikliğini mutlaka hissedecek ve bir şeylerin ters gittiği düşüncesine kapılacaksın; bu yüzden hala zamanın varken denemeye başlamalısın. Bazen bir gün öncesine dönebilmek için bile çok dua ederiz. Kaldı ki çocukluk yılları veya lise dönemine geri dönme isteğiyle iç çekerken buluruz kendimizi. Fakat yaşanması gerekenler zamanında çoktan yaşandı ve şimdi bugündeyiz

Yukarıdaki örnekleri denemek belki de seni küçük de olsa mutlu edecek, hayatında büyük değişimlerin önünü açacaktır. Kendini keşfetmeye başla. Ne kaybedebilirsin ki? Ama birçok şey kazanabilirsin. Kendin için değer.

Sponsorlu Gönderi
Yorumlara Göz At

Giriş yapmalısın Giriş Yap

Yorum Yap

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.16 Chicago

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.16 Chicago

Amerika’dayım. Gerçekten. Kıyılarda, kasabalarda pek anlaşılmıyor buralarda olduğum bana kalırsa. Gezdiğim süre boyunca, karikatür yavrusu Fırat gibi eneeemmmm Amerika’dayım hissi yaşayamadım. Ancak Chicago’da ne zamanki şehir merkezine indim işte o zaman ‘eneeeemmm Amerika’ diyebildim (tabi bunu ikinci gidişimde ancak diyebildim). Şehre 5 dakika mesafede bile çok katlı binalar bulunmazken, şehir merkezine indiğiniz andan itibaren, gökdelenler ve karmaşa sizi esir ediyor. O zaman her şekilde esaretimizle, sizi biraz merkezde dolandırarak, En Güzelinden Amerika Gezi Notlarına kaldığımız yerden devam edelim.

Yeni mekanımız, Amerika’nın en gözde mekanlarından birisidir. Dünya çapında dil eğitimi almak isteyen öğrenciler tarafından en çok tercih edilen mekanlardan arasında gösterilmektedir. Şehir 1833 yılında, uçsuz bucaksız Marmara Denizi’nin 3 katı büyüklüğündeki Michigan Gölü çevresine kurulsa da, bir anda büyüyen şehre, 1871 yılında büyük bir yangın hakim olmuş ve tüm şehir maalesef ki yanmıştır. Tarihte bu olay, Büyük Chicago Yangını olarak anılmaktadır. Bu olayın ardından, şehirde tek bir yanmayan bina kalmıştır. Bu bina da bugün hala ilk günkü mimarisi ile yerini koruyan ve bize o günleri hatırlatan Water Tower’dır.

Sürekli olarak kaybolduğum, önceki yazılarımda da belirttiğim gibi malumunuzdur efendim. Ancak bu şehri bilenler, nasıl kaybolduğum konusunda şaşkınlık içerisinde kalıyor/kalacaklardır. Zira, tüm sokaklar birbirine paralel ve nereye giderseniz gidin, paralel şekilde sokaklardan geçtiğiniz takdirde aynı yere kolaylıkla çıkabiliyorsunuz. Evet, buna rağmen ben bu şehirde defalarca donma noktasına gelene kadar kayboldum. Ancak şunu belirtmeliyim ki, senelerdir orada yaşayan insanlar ile şehir merkezi hakkında iddiaya tutuşabilirim. Sanıyorum ki, gezerken en eğlenceli ve şehri en güzel tanıma noktalarından birisi, kaybolmaktır. Bunu kendi beynimi temize çekmek için demiyorum tabi ki. Gerçekten kaybolarak tüm şehri içinize çekebiliyorsunuz.

110 katlı Amerika’nın en yüksek binası Sears Kulesi, AON binası, Hancock, Skydeck büyük katlı binaların arasında sayabileceğimiz en ünlüleri olarak yerlerini muhafaza ediyorlar. Ancak dışarıdan baktığınızda, gözü yorucu mimarileri yok. Açık konuşmak gerekirse, çirkin değiller. Hatta Skydeck binasında, cam balkonlar bulunuyor ve orada fotoğraf çektirmek için uzun kuyruklar bekliyorsunuz. Gündüzü de gecesi de ayrı bir güzellikte. Yükseklik korkusu olanlar uzak durmalı diye düşünsem de, ben emekleyerek ve poz esnaları dışında çığlıklar atarak durdum.

En meşhur caddesi ‘Magnificent Mile’. Cadde üzerinde karşılıklı iki yol boyunca, dünyanın en büyük mağazalarını görebilirsiniz. Geleneksel olarak yaptığım üzere, Türkiye’ye uyarlarsak, Caddebostan bunun için en iyi örneklerden birisi. Çünkü, trafik yolunda sürekli bir sıkışıklık mevcut tıpkı buradaki gibi. Bunların dışında, hem gündüz hem gece restoranları ile dünya çapında büyük bir üne kavuşmuş durumda görebiliyoruz Chicago’yu. Özel lezzetleri her kesime göre bulabilmeniz mümkün. Mesela merkezde hepimizin bildiği Michael Jordan’nın bir restoranı bulunmakta. Hatta duyumlarıma göre, arada sırada oraya geldiğini duyanlar akın ediyormuş mekana. Restoran, gece eğlencesi, ün derken Chicago’nun Jazz ve Blues barlarından bahsetmeden geçemeyeceğim. Ben gid(e)mesem de, ünü kulaklarıma kadar geldi.

Navy Pier’den de bahsetmeden geçemeyeceğim. En büyük eğlence mekanı diyebiliriz. Botanik bahçesinden tutun da, dönme dolaba kadar gölün tam yanında, günün stresinin atılabileceği bir yer, tabi ki de yaz mevsimi olması şartıyla. Eğer kışın giderseniz, daha oraya niyetlenirken, ciğerleriniz donmaya başlıyor. Navy Pier’in hemen yakınlarında, müzeler sokağı var. Müzeleri toplu olarak, bulabilirsiniz. Bir gününüzü müzelere ayırırsanız, tek bir gidişte hepsini gezme imkanı kolaylık sağlıyor.

Chicago’da her iki mevsimi birden gördüğüm için şunu söyleyebilirim. Kışları dışarıda pek insan yok. Havası aşırı kuru, tekrar Türkiye’ye geldiğimde, yüzümün pul pul dökülmesi 1 ayda anca iyileşti. Ancak ufacık bir güneşte, tüm herkesi sokaklarda spor yaparken görüyorsunuz. Özellikle yaz aylarında, sahillerde ücretsiz herkesin katılabileceği okçuluktan, voleybola, golften, yüzmeye, tüm spor dallarının bölümler halinde açıldığını görebiliyorsunuz. İnsanları pek keyfine düşkün gibi geldi. Hemen bir spor, hemen bir eğlence şeklinde geziyorlar. Yazın ne zaman dışarı çıkarsam çıkayım, ya bir mangal yapıyorlar, ya spor yapıyorlar ya açık hava konserinde yer masalarında içeceklerini almış keyif sürüyorlar. Nasıl kapitalist sistem, ne ara çalışıyorlar anlamıyorum. Ayrıca herkes o kadar çok spor yapıyor ki ne ara obezite bir numaralı sorunları haline geldi onu da pek anlayamadım.

Keyif demişken, ünlü fasulye heykelinin içinde bulunduğu Milenyum Park’ta ‘La La Land Consert’ etkinliği herkese açık şekilde gerçekleştirildi. Tüm yeşillikte insanlar masalar kurmuş, peynirlerini açmış, içeceklerini içerek keyif yapıyorlardı (Burada her gün bir kaç etkinlik birden düzenleniyor ve yaz boyunca parka akın yapılıyor). Bu konsere tam anlamıyla katılamadığım için, turne kapsamında Türkiye’ye geldiklerinde gitmeyi çok istedim, gittim de. Ancak orada yüzüne bakmadığımız ve gitmediğimiz programın biletleri tam tamına, 80-240 TL arasındaydı. Yani etkinliklere, keyiflerine, eğlencelerine gerçek anlamda değer veriyorlar. Çok çalıştıklarını ve çalıştıkları kadar da rahatlamaya çalıştıklarını meraklarım doğrultusunda belirten Amerikalılarda vardı elbette. Şunu da demeden geçmek istemiyorum. Orada, herkese yönelik sahiller varken, köpeklerde unutulmamış ve sadece köpekler ve sahiplerinin gittiği bir sahil tasarlanmış. Sahilin çevresine korkumdan ötürü pek yaklaşamasam da güzel bir hareket olduğunu demeden geçemeyeceğim.

Sahilleri çok temiz ve düzenli, spor alanları da oldukça güzel. Her kesime hitap ediyor ve her şekilde her yerde rahat hissedebiliyorsunuz.

Bir diğer mekanımız, Chicago’nun ücra bir köşesinde çekilen Shameless dizi setine (yukarıdaki fotoğrafta ulaşabilirsiniz) geçelim. Şehre ilk geldiğimizde, yemeden içmeden koşar adım, dizinin çekildiği alana gittik. Sokak bomboş, dizinin çekildiği evi arıyoruz. Bizim gezdiğimiz yer meğerse setin direk kendisiymiş. Sokağın normal şartlarda boş olması gerektiğini çok sonra anladık. Bir süre ilerledikten sonra, setin iyice içine girdik ve ana mekan evin yakınlarında büyükçe bir kalabalığın arasında kaldık. Hepsini ergenliğinin başlarında gençlerin oluşturduğu bir ortamda, çığlık kıyamet arasında, şaşkınlıkla bir süre diziyi çekim esnasında izledik. Chicago’nun yıkık dökük sokakları arasında set görevlilerinin sessiz olun terslemeleri ile sessizce arka yollardan, bıçaklanmadan ayrıldık. Ancak şunu da demem lazım ki, Amerika göründüğü kadar o bahsettiğimiz şehir merkezi parlaklığında değil. Ne yazık ki, gördüğümüz üç binayı dünyaya yayarak, gerçeklikten kopuyoruz.

Son olarak, Chicago Ulusal Kütüphanesi’nden bahsederek olayı noktalamak istiyorum. Kütüphaneye ilk girdiğimde nasıl bir şey hayal ettiysem, hayal kırıklığı yaşadım. Herhalde karşımda, bilim adamlarının tüpleri ile icat yaptıklarını görmek istercesine, aşırı bir şekilde suratımı ekşittim. Fotoğraflarda dünyanın en harika kütüphaneleri böyle değildi çünkü. Burası normal bir ‘kütüphane’ idi. Ancak teras katını size şöyle anlatayım: Bilim kurgu filmlerinin içine girin. Uzayda herhangi bir gezegende koloni kurulmuş. Bir de bu koloninin kütüphanesi yapılmış. Dünyayı tasvir edecek ve oraya yerleşen insanlar eski topraklarını unutmasın diye, resimler tüm duvarları kaplamış. Aralıklı olarak kare masalar yerleştirilmiş ve masaların arasında uzun saksı çiçekleri yine dünyayı unutmayalım diye yerleştirilmiş. Hafif bir su sesi var ve mekan tamamen akustik. Herkes çalışma masalarındaki bilgisayar ve kitaplara gerçek manasıyla dalmış gitmiş, akıllı uslu çalışıyor. Mermer bir alan. Vee tamamı lisansüstü öğrenciler ve her etnik gruptan insan, yer yer aynı masalarda oturmuş. Bu alandan geçip asansörü içeride beklerken, en son binmeden gözümde bir damla yaş ile arkama bakıp, ilk anda oluşturduğum önyargımdan utandım. Söyleyeceklerim bu kadar.

Gerçek güzel günlerde görüşmek dileğiyle. Beni özleyin anacım. Her şey güzel olacak.

Daha fazla göster

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.15 Dağlar mı Yollar mı İnsanlar mı?

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.15 Dağlar mı Yollar mı İnsanlar mı?

Uzun yıllar kendi ülkenizde yaşadıktan sonra, tüm kurallarında farklılık gördüğünüz bir şehirde değil yaşamak, gezmek bile insana garip hisler yaşatıyor. Keşfetmenin heyecanı, ilklerle karşılaşmanın şaşkınlığı ve alışkanlıklarının dışında karşılaştığın her ‘şey’ seni büyülemeye, ufkunu açmaya ve en önemlisi yüreğini doldurmaya yetiyor.

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.15 Dağlar mı Yollar mı İnsanlar mı?

O vakit bakalım neler yaşamışız, göz verin, anlatayım.

Eğitimler bittikten sonra, tüm Amerika’yı gezmeye niyetlenen arkadaşlarımla beraber, Chicago’ya hareket ettik. Planımıza göre, Chicago’ya kadar hiç durmadan yol almak, sizlere daha önceden bahsetmiş olduğum, hasretinden prangaların sürekli yenisini taktığım, yeğenim Rana Naz’a beni kavuşturmak ve bir gün Chicago’yu gezdikten sonra, yollarına gönüllerine göre devam etmekti. Sırf bu yüzden, 12 saat boyunca, sadece yarımşar saatten, 2 defa mola verdik. Normal şartlar içerisinde, ben kafama göre tren seyahati yapmayı planlasam da, alışkın olduğum, asla planlarımı uygulayamama lanetim Amerika’da da beni takip etmiş ve planladığımı yine yapamamıştım. Bir süreliğine kendi içimde, kaderime surat asarken, attığım tribim yola çıkmamızla son bulmuştu.

Yola çıktığımızda, uzunca bir süre, yaklaşık 6 saat kadar, otobana çıkıp çıkmadığımızı anlayamadık. Yollar çok geniş ve rahat. Bu yüzden, Amerika’da rahat araba kullanıyorsunuz. Ancak, sürekli bir trafik halini yaşıyorsunuz. Trafiksiz yerin varlığı çok az. Yolların iki tarafında olmak üzere, yerleşimler irili ufaklı devam ediyor. Maryland, Virginia eyaletinde bahsettiğimiz gibi yeşillik alanlar yol boyu devam etti.

Yeşilliksiz, ceylansız bir köşe dahi göremiyorsunuz

Yeşilliksiz, ceylansız bir köşe dahi göremiyorsunuz. Ancak, sürekli olarak şehirlerin yanlarından devam ettiğimiz için hız yapamamamız yol arkadaşlarımı biraz sinirlendirmiş, beni ise, bir hayli keyiflendirmişti. Bu haliyle, sakin bir şekilde tüm her yeri gezdiğimi, yolları hissedebilmiştim Neşet Ertaş eşliğinde. Cümlelerimin çeşitli öykülerden fırlamış gibi olması da, benden değil mekanı cennet olsun Neşet Baba’dan kaynaklanıyor anlayacağınız üzere.

Yolda en zor olay, benzinlik bulmak ve ihtiyaç molası vermek. Belirli aralıklarla uyarılar veriliyor size. Eğer ki, durmak isterseniz yolun yanından devam ederek, şehrin içine dönmeniz gerekiyor. Bu da demek oluyor ki, hem yolunuz uzuyor hem de hızlı şekilde hareket edemiyorsunuz. Çünkü şehrin içine döndüğünüzde, hızınızı düşürmeniz ve dönemeçleri yavaşça geçmeniz gerekiyor. Eğer ki, verilen uyarılar ile yolunuzu değiştirmezseniz, bir sonraki benzinlik uyarısına kadar 15-20 dk. daha yol gitmeniz gerekiyor. Uyarıları takip edip, şehre döndüğünüzde hemen yol kenarlarında, benzinlikler ve alışveriş merkezleri ile karşılaşabiliyorsunuz. Bu alışveriş merkezleri, sadece bazı ihtiyaçlarınızı karşılayabildiğiniz, ufak hediyelikleri alabileceğiniz, hızlı bir şekilde karnınızı doyurabileceğiniz, çay kahve içebileceğiniz çok da büyük olmayan yerler olarak karşımıza çıkıyor.

Benzinlerinizi Amerika’nın her yerinde olduğu gibi, kendiniz dolduruyorsunuz. Bir önemli nokta da şu ki, orada geçerli bir kredi kartınızın olması. Eğer ki, kredi kartınız yoksa, genel olarak her yerde sıkıntı yaşıyorsunuz. Ancak benzinliğin içindeki markete girip derdinizi anlattığınızda, uzaktan nakit karşılığı müdahale ediyorlar. Size sadece benzin pompasını depoya yerleştirmek kalıyor.

Yol arkadaşlarımda, bana çok güvendikleri için, pompayı bana bırakıp içeri girdiler. Geri döndüklerinde yarım depo benzini ayaklarıma, ellerime, üzerime ve bir kısmından fazlasını da yere boca ettiğimi gördüler. İki elimi açıp, en saf yüz şeklimle güldüğüm için sinirleri içlerine akmış olsa da, bir süre yol alamadık. Yol kenarında, hem benzini temizlemek hem de koku çekilsin diye bir süre bekledik. Benim üzerimdeki koku ise, hepimizde kalıcı baş ağrısı oluşturacak şekilde uzunca bir müddet varlığını korudu.

Yolda dikkatimi çeken bir şehri, buralara kalpler bırakarak, desturla söylemek istiyorum. Zira yanından geçerken, Annapolis kadar olmasa da, bir tutamdan fazla heyecanlandırdığını söyleyebilirim. İtiraf ediyorum ki, adını net hatırlamıyorum. O an hatırladığım bir isim var ama tam olarak o mu bilmiyorum. Zira, küçük bir araştırma yaptığımda orası mı değil mi emin olamıyorum. Hatırladığım şehrin adı Oakland. Söylerken ağzınız şekil değiştiriyor. Aynen öyle. Uzaktan da baktığınızda, irili ufaklı gölleri, köprü bağlantılarını görebiliyorsunuz. Aslında, burada hatırlamış gibi diğer gezi yazılarına bakarak yazabilirdim ama sizlere dürüst olmam gerektiğini düşündüm karga severler. Ama tam emin olamadan, gezdiğim yeri yazarak da tarihe geçtiğimi hissediyorum.

Karganın yol yorgunluğuna verelim deyip, aranızdan ayrılırken, yol arkadaşlarıma, sohbete dalıp polis arabalarını peşimize taktıkları, çevirmede özürler diledikleri, arabaları sıkıştırarak kendilerine yol açtıkları, kahveci kadına ısrarla ’çay’ telaffuzu yaparak, hayatımdaki en garip içeceği içirdikleri, evden kavurma dürüm yaptıkları için yol boyu dürüm yedirdikleri ve daha söz verdiğim için diyemeyeceğim bir çok olayı bana yaşatarak, 12 saatlik yorucu olması gereken araba yolculuğunu keyifli hale getirdikleri için selamların en güzelini gönderiyorum.

Sizi seviyorum Karga severler, her şey güzel olacak.

Daha fazla göster

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.14 – Bir Tatlı Huzur

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.14 – Bir Tatlı Huzur

Maalesef ki, günümüzde internet aracılığı ile her şeye ulaşabiliyoruz. “Maalesef” diyorum, çünkü ulaştığımız bilgiler bazen birbirinin kopyası olabiliyor bazen nereden geldiği belli olmuyor bazen de sadece hayal ürünleri ile karşılaşabiliyoruz. Doğru bilgiye ne yazık ki, ulaşmak güçleşiyor. Takdir edersiniz ki, yazmaya niyetlendiğim yerler hakkında küçük bir araştırma yapıyorum her seferinde. Kimler neler yazmış, nerelere gitmişler, şehirlerin gezilmesi gereken yerleri nereler, sürekli bakınıyorum. Ancak şunu fark ettim ki, kişiler açmış oldukları bloglarda, yazılarını yazarken, genel bilgileri, doğruluğunu netleştirmeden yazabiliyorlar.

Ey Karga Severler!

Mutlaka, şaşırdığımız, bilemediğimiz şeyler olacaktır ancak internetten kopyala yapıştır bilgilerimizin olmadığını demek istiyorum. Neden mi?

Kaldığımız yerden devam edelim de diyeyim.

Lanham, Maryland, Annapolis, Baltimore birbirlerine çok yakın. 40 ile 60 dk. arasında gittiğiniz takdirde, birinden bir diğerine geçmek fazla vaktinizi almıyor. Ancak belirli saatleri kullanmanız gerekecek. Çünkü, buralarda –ben asla tahmin etmiyordum- feci bir trafik çilesi var. Bir tutuldunuz mu, içinden çıkmanız pek mümkün görünmüyor. Günlerden bir gün, trafiksiz saati denk getirerek, belki de hayallerimi süsleyen şehri bulduğumu söyleyebilirim.

Annapolis.

Herkesin hayalinde bir kez de olsa hayal ettiği bir sahil kasabasından bahsediyorum. Şehre girdiğimde, öyle bir hissiyat yaşadım ki, şimdi burada duygusallığa yer vermeyelim.

Demiştik ki, her eyaletin bir başkenti var. Annapolis de, minnoş haline bakmadan Maryland eyaletinin başkenti olmuş. Başkentlerin soğuk iticiliğinin yanında, renkli, sıcak bir kişilik büründürerek yeni bir nefes getirmiş sanki, başkent tipolojisine. Aslında burada genel olarak başkent özelliği, kozmopolit şehirlere değil de daha küçük şehirlere verilmiş. Nedenini ben de bilmiyorum. (Bir şehre tüm özellikleri yükleyerek, yönetim güçlüğü çektirmemek olabileceği düşüncesi kafamda dolanıyor.) İnternetteki bilgilere bakarsanız, Annapolis’in başkent özelliği dışında, “Anne Arundel Kontluğu” nun merkez şehri olduğundan da bahsedilmiş olduğunu görebilirsiniz. Bazı çevirilerde “County” Kontluk olarak çevrilse de, idari bölge anlamı taşımaktadır. Bizden biraz farklı bir yönetim sistemi olduğundan dolayı şöyle özetleyebiliriz. Birleşik Devletler, eyaletlerden oluşur ve her eyaletin bir idari bölgesi bulunmakla beraber (Bizde ki ilçeler gibi düşünebiliriz), şehirlere ayrılmıştır.

Annapolis de, hem bir başkent hem de bir idari bölgenin merkez şehridir. Etrafı yelkenliler ve yatlarla ile çevrili, uzun yürüyüş yolları olan, en iyi balığın pişirildiği, güzel tekne turlarının yapıldığı, Severn Nehri’nde bulunan bu küçük yerleşim yerinde, inanıyorum ki, bir şeyler yönetmek çok keyiflidir. Ne yönettiğinizin pek de bir önemi yok (bana göre).

Ben sanırım biraz şehri hayranlıkla gezdim. Öyle ki, Washington’da nasıl keyif almadıysam, burada da attığım her adımda huzur doldum, keyif aldım. Sahile doğru ilerlerken geçtiğimiz yollardaki, kongre binasından, belediye binasına, çeşitli vakıfların binalarına, lokantalarına, evlere kadar yol da gördüğüm her şey çok otantik ve çok da güzel geldi. Sahilde yürüyüş yolları çok uzun ve gitseniz de yol bitmiyor sanki, o kadar uzun yapmışlar. Limanın bir kıyısında tekneler ve yürüyüş yolları var iken, karşı kıyısında denize sıfır lokantalar konuşlanmış durumda. Ben yemek yiyemedim orada ama balıkları çevrede pek bir ünlüymüş. Saat başı da, nehir turu için tekneler kaldırıldığına şahit olabilirsiniz.

Yüzümde bir tebessüm, yaşadığıma, gezdiğime ve daha bir çok şeye şükrederken, şans eseri yatların, yelkenlilerin park edildiği bir sokağa girdim. Sokağın sonunda, nehre bakan bir yer vardı. Yanlarına doğru ahşaptan iskeleler uzanıyor ama tam ortada, iki bank yan yana sığacak şekilde, nehire doğru bakan bir yer mevcut. Neden sevdim bu kadar bilmiyorum. Ancak, hem suyun güzelliği hem de şehrin kasaba havasından kaynaklanabilir. İkisini bir arada bulmak ne yazık ki, küreselleşmenin getirisi olarak pek bulunamıyor artık. Hissettiklerimi anlatmaya çalışsam da, kelimeler ile anlatabilecek kadar usta olmadığımı düşünerek sadece şunu diyebiliyorum; yaşamak istediğim, en olmadı bir kez daha gitmek istediğim yerler listesinde baş köşeye koydurdu kendini Annapolis.

Ne diyeyim, hayatımızda ki her şey, Annapolis kadar güzel olsun. Beni özleyin Karga Severler.

Daha fazla göster

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.13 – Washington D.C.

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.13 – Washington D.C.

Washington D.C. ile en güzelinden Amerika Gezi Notları serimizde devam ediyoruz. Ümit burnu keşfedilmeye çalışılırken, yanlışlıkla Kristof Kolomb tarafından bulunan bir ülkedir Amerika. Tabi o zamana kadar da sanıyoruzki, ülke topraklarında, huzurlu bir şekilde Kızılderililer yaşamaktadır. Yeni dünyanın getirisi olarak, yeni bir keşif yapılınca, başta Britanya Devleti ve diğer Avrupa ülkeleri hobi olarak başladıkları koloni devleti kurma heyecanlarını Amerika’ya taşımışlar. Mesela burada duyduğumuza göre, sadece Britanya’nın 13 kolonisi varmış eskiden.

18. Yüzyıla gelindiğindeyse, bu kolonilerin isyan etmeleri ve bağımsızlıklarını ilan etmeleri ile özgür bir devlet haline gelmiştir. Devletin asıl sahiplerinin –Kızılderililerin– yok edilip, Avrupa ülkelerinden gelen kişilerin özgürlük hareketi başlatması ne kadar bağımsızlık mücadelesi ve savaşı pek anlayamadığımız bir gerçek olarak da tarihteki yerini korumaya devam ediyor/edecektir. Gel zaman git zaman sanayi devrimi ile, ülkede oluşan genç nüfus faydasından da yararlanılarak hızlıca gelişme devresine girmiştir. Asıl süper güç haline gelmesi ise de, II. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir. Tabi, süper güç olan Amerika, kendi üzerinde koloni oluşturmamak için, farklı koloni arayışlarına girmiş ve dünyayı kontrol etmek için güçsüz devletleri kontrolü altına almış, almaya çalışmıştır.

Washington anıtıBir paragraflık Amerika tarihinden sonra, neden bunları yazdığımı belirtmeye gelelim. Dünya tarafından süper güç görülen, her olayın ardından çıkan bu ülke, Washington D.C.’den yönetiliyor. 50 eyaleti olan Amerika’da her eyaletin başkenti farklıdır. Ancak tüm federasyonun tek başkenti ve hiç bir eyalete bağlı olmayan şehir, Washington D.C.’dir. O zaman En Güzelinden Amerika Gezi Notlarına kaldığımız yerden devam edelim.

Maryland eyaletinde bulunan Lanham, önceki yazıda bahsettiğim üzere, Uluslararası Yaz Okulu’nun eğitimlerinin verildiği, Diyanet Center’ın bulunduğu şehirdir. Washington D.C. de Lanham şehrine yarım saat uzaklıktadır. Gelmişken gitmeme gafletine düşmedim tabi ki de. Açıkça söylemek gerekirse, şehre girer girmez tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Ne beklediğimi ben de bilmiyorum ama bu kadar ruhu soğuk şehir hayatımda görmedim. Hani Yahya Kemal der ya Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür diye. Üstat hoş söylemiş, doğru söylemiş ama gayet de sevinerek söylüyorum, Caaaanım Ankara. Ankara’mdan daha soğuk şehirlerde varmış dünya üzerinde.

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.13 – Washington D.C.Bu söylediklerimin üzerine azıcık da hevesiniz kaldıysa –hevesinizi ben aldım ama- gelelim gezilecek yerlere. Tüm gezilecek mekanları ‘The National Mall’ etrafında bulabilirsiniz. Kongre binası (U.S. Capitol Building), Washington Anıtı (Washington Monument), Beyaz Saray (White House),  Lincoln Anıtı (The Lincoln Memorial), Washington Anıtı, birçok müze ve Botanik Bahçesi (Botanical Garden) bu bölgenin çevresinde bulunmaktadır.

Ne yalan söyleyeyim o kadar soğukluk hissettim ki, fıtır fıtır gezmeye çalışan ben, bitse de gitsek olarak dolandım her yeri. Yine de biraz biraz anlatmaya çalışacağım bazılarını.

Beyaz Saray’ı hepiniz bilirsiniz. Bildiğiniz gibi değilmiş ama. Çünkü benim bildiğim gibi değilmiş. Ben sanırım daha büyük bir yer olarak bekliyordum. Bu da tabi ki beklediğim gibi çıkmadı. Çok fazla yaklaşamıyorsunuz. Korunaklarla çevrilmiş, her yerde polisler var. 12 Eylül saldırılarından sonra çevrede de, içerde de güvenlik önlemleri artırılmış. En çok dikkatimi çeken şey ise, Beyaz Saray çevresinde aktivistlerin çok fazla olması. Hatta bazıları çadır kurmuşlar. Uzun senelerdir de orada çadır kurup yaşayanlar var. Hatta bir çadırın pankartında insan hakları ihlallerini yapan ülkeleri listelemişler. İçlerinde Amerika’da dahil bir çok ülke var ve Türkiye’de sonlara doğru yerini almış listede. Beyaz Saray’ın içine de girebiliyorsunuz ama prosedürleri var. Eğer Amerika vatandaşı değilseniz, turlar için elçiliklerinize başvuru yapmanız ve prosedürleri tamamlamanız gerekiyor.

insan hakları ihlalleri

Ben kongre binasına gitmedim. Ama çevresinde dolanıp güzel fotoğraflar çekindim. Şu bir gerçek ki, her yer yeşil ve bundan ziyadesiyle memnun oluyorsunuz. Mesela Washington Anıtı’nın çevresi göz alabildiğine yeşillik. Anıtı görmeye değil de, çimene basıp, biraz huzur bulmak için güzel yer aslında. Gezerken o kadar sıkıldım, o kadar daraldım ki Lincoln Anıtı’nı görünce bile, aman burası hastanedir deyip, yürümeye devam ettim. Varın siz anlayın ne durumda daraldığımı.

Ancak şunu da demeden geçemeyeceğim ki, 2 noktası buranın takdire şayan: Müzeler ve yeşillik. Tam bir müze cenneti diyebiliriz. Çok sayıda müze var ve bu müzeler alelade yapılmış müzeler değil, hepsi de tam donanımlı. Yeşilliği de başkent ve büyük şehir olduğu için sevdim. Bir parça yeşillik için saatlerce yol gitmek zorunda kalmıyorsunuz.

Tabi bir de buranın bir üniversitesine gittim ki, oraya detaylı detaylı ballandıra ballandıra eğitim sistemi volümünde değineceğim.

Demem o ki, eğer ki Amerika’yı keşfetmek istiyorsanız, ilk geleceğiniz yer Washington D.C. olmasın. Bir aktivist olarak çadır kurmak istemiyorsanız tabi ki.

Devam edeceğiz anacım. Yeni notlarda görüşmek üzere.

Her şey, her zaman güzel olacak.

Daha fazla göster

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.12 – Amerika Diyanet Merkezi

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.12 – Amerika Diyanet Merkezi

80’li yıllarda başlayan, 2000’li yıllara kadar devam eden bir program vardı. Oya Başar’ın canlandırdığı karakter programı bitirirken, ‘Beni Özleyin Anacım-BAAAYYY’ derdi. Ben o karakter kadar içten, hatta hiç, demedim ama yine de sormak istiyorum.

Beni özlediniz mi?

Siz sormadan hemen atılmak istiyorum. Ben Karga’yı da etrafı gagalamayı da pek özledim.

Amerika’dayım. Şaşırdık mı? Ne yalan söyleyeyim ben azıcık şaşırdım. Zira bu kadar erken geleceğimi hatta tekrar gelebileceğimi bile beklemiyordum. O zaman aşk ile bir dahi, kavuşma heyecanı ile, En Güzelinden Amerika Gezi Notlarına kaldığımız yerden devam edelim.

İstanbul Üniversitesi, Sosyoloji Anabilim Dalı’nda, Sivil Toplum Kuruluşları ve Sosyal Sorumluluk Yönetimi yüksek lisansını geçtiğimiz Ocak ayında tamamladım. Hatta tezsiz bir bölüm olduğundan bitirme projesini, Amerika’da iken yazdım ve bunu da sizlerle paylaşmıştım.

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.12 – Amerika Diyanet Merkezi

Hatırlarsanız bitirme projemi yazarken hastanelik olmuş, sağlık masraflarımdan ötürü de yüklü bir miktar borç ile dönmüştüm. Şunu da belirtmeliyim ki, hastanede göstermiş olduğum adrese her gün adıma icra kağıtları geliyormuş. Ülkeye girişimde, borçtan dolayı tutuklanabilme ihtimalimin olduğu bile söylendi. ‘Tutuklasınlar, canımı mı alacaklar’ mantığı ile geldiğimi belirtmemde yarar var. O kadar da bir rahatlık. Neyse, tatsız konulardan hemen uzaklaşmak istiyorum zira o borcu hala daha da ödemedim/ödeyemedim/ödeyemiyorum.

Konumuza geri dönelim. STK ve Sosyal Sorumluluk Yönetimi bölümünün bana kazandırdığı değerler sayesinde, Amerika’da düzenlenecek olan, Türkiye’nin en iyi hukuk öğrencilerinin katılacağı, Uluslararası Hukuk Yaz Okulu programı kapsamında, Sivil Toplum Kuruluşları ve Gönüllülük – Sivil Toplum Kuruluşları için Savunuculuk Yöntemleri konularında eğitim vermek üzere, Amerika’ya davet edildim. Daha önce de Sivil Toplum ve Gönüllülük alanlarında çok eğitim vermiş olsam da, bu uğurda ülke değiştirmenin farklı bir tadı olduğunu dile getirmeliyim. Anlayacağınız farklı bakmaya başladığım, farklı rotalar çizdiğim, enteresan bir deneyim halindeyim diyebilirim.

Efendiiiim, gelelim bu eğitimin verildiği yere ve akabinde gezilen yerlerin kulağını çınlatmaya.

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.12 – Amerika Diyanet Merkezi
Amerika Diyanet Merkezi, Amerika’nın Maryland eyaleti, Lanham şehrinde bulunan, kar amacı gütmeyen Türk Amerikan Toplum Merkezi’nin (TACC) faaliyet alanı olarak kurulmuştur. 1993 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Müslümanlara dini, sosyal, kültürel ve eğitim hizmetleri verilmek üzere tasarlanan proje için Eski Washington Büyükelçiliği Diyanet Ateşesi, rahmetli Dr. Abdulbaki Keskin tarafından 60 dönüm arazi alınmıştır. Ancak uzun yıllar ekonomik yetersizlikten dolayı, tam donanım kazanamamış Merkez’in üzerine 2008 yılında Amerika’nın en büyük merkezinin inşa edilmesi için çalışmalara başlanmıştır. 2013 yılına gelindiğindeyse, temeller atılmış, geçtiğimiz Nisan ayında da açılışı Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan liderliğinde, üst düzey bürokratların ve halkın katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Merkez, Türkiye Diyanet İşleri ile tam koordinasyon halinde çalışmakta ve Cami personeli de diyanet tarafından atanmaktadır. Geniş bir alana yayılan külliyede, geleneksel İslam şehrinin izlerinin bulunduğunu görebiliyoruz. Külliye içerisinde cami, okul, hastane, kültür merkezi, müze, hamam, misafirhane, sanat galerisi ve geleneksel Türk evleri yer almaktadır. Hatta Anadolu Üniversitesi’nin yeni açılacak Kuzey Amerika programları merkezi ve İbn Haldun Üniversitesi’nin yerleri de bu alan üzerinde yer alan Türk evlerinde bulunmaktadır.

Diyanet Merkezi, Amerika’nın ilk Türk İslam Merkezi, Cami ise, Amerika’nın ilk büyük camisi olarak, ilkleri gerçekleştirerek tarihteki yerini almıştır.

Merkez, ilk yapılacağı yıllarda, çevre halkı tarafından çok tepkilerle karşılanmış. İmzalar toplanmış ki, buraya geleneksel İslam şehri ile alakalı hiç bir şey yapılmasın. Ancak inşaat bittikten sonra, ortaya çıkan etnik görüntü ve emlak fiyatlarının artması, halkın desteği ve külliyeyi sahiplenmeleri ile son bulmuş. Hatta spor sahalarını, çevrede oturanların da gelip rahatlıkla kullandığına bizzat şahit oldum.

Belirttiğim gibi, aslında Amerika’da geleneksel bir İslam şehri tasarlanmış ve sanıyorum amaca da ulaşılmış. Cami, Türkiyeli Müslüman vatandaşların dışında, farklı ülkelerden gelen Müslüman halklara da hizmet veriyor. Müslüman okullar, gruplar halinde öğrencilerini buraya getirerek, hem geleneksel İslam şehirleri hakkında bilgiler veriyor hem de dini bilgiler anlatılıyor. Onun dışında da, ailelerin, bayramlarda, özel günlerde uğrak noktasını olduğunu görebiliyorsunuz. Zaten, mahallede gezip tekrar geri döndüğünüzde, etnik, ‘farklı’, göze hitap eden, maneviyata hizmet eden bir yere girdiğiniz hissiyatına yakalanarak, kuruluşta istenilen amaca ulaşıldığını fark ediyorsunuz. Bu fikirlerin sadece gözlem ve hissiyat ile bana ait olduğunu düşünmeyin. Külliye çevresinde yaşayan halkın düşüncelerini ve hislerini sizlere aktardığımı belirtmek isterim.

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.12 – Amerika Diyanet Merkezi

Bizler de, Uluslararası Hukuk Yaz Okulu kapsamında, bir süre Diyanet Merkezi’nde eğitimlerimize devam ettik. Öğrencilerin, programı düzenleyen hocalarımızın ve tüm personelin ilgi ve alakası ile günlerimizi, dimağımızda tatlar bırakarak geçirdik. Ancak cami imamımız, Fatih hocaya ekstra bir selam göndermek istiyorum. Zira, beyefendiliği ve bilgisi ile bizleri çok güzel temsil ettiğinin altını çizmek gerektiğine inanıyorum.

Doğusundan batısına her yerini gördüğüm, ancak görüşlerimin ‘şöyle bir arkadaşa bakıp çıkacaktım’ şeklinde olmasına aldırış etmeden, Amerika’yı gagalamaya devam edeceğiz.

Beni bekleyin ve özleyin anacım.

Her şey güzel olacak.

Daha fazla göster

Kablodan Çıkan Yeni Medya

Yayınlanma

Tarih:

Kablodan Çıkan Yeni Medya

Gazeteler veya televizyonlar oldukça etkili iletişim araçları olarak insanlara yıllarca büyük hizmetler verdi. Ülkemizde ise hizmet vermeye ve etkisini sürdürmeye şimdilik devam ediyor. İnsanları hem eğittiler hem eğlendirdiler hem de bilgilendirdiler. Yine de dünya üzerindeki hiçbir düzenin değişmeden kalamayacağı gibi bu düzenlerin de değişmeden kalacağı düşünülemezdi.

İnternetin icadı ile birlikte yeni bir medya alanının doğacağı bilinseydi sizce de yine aynı başlıklar gazetelerde veya televizyonlar internetin icat oluşu duyurulur muydu? İnternet oluştuktan sonra ilk yıllarda oldukça pasif bir işleyişe sahipti. Çünkü insanların bu muhteşem bilgi kaynağına ulaşabilecek yeterli araçları yoktu.

Kısa süre sonra ise PC (Personal Computer) yani kişisel bilgisayarlar yaygın hale gelmeyi başladı. Kişisel bilgisayarların yaygın hale gelmesi demek artık her evin bir penceresinin yeni medyaya açılması anlamına geliyordu. Bu da internetin yeni bir medya düzeni olarak insan hayatına karışması anlamına geliyordu. Bilgisayarın eşiğinde internet geçen yıllar ile birlikte yavaş yavaş yükseldi. Bu sırada insanların ceplerine sığacak bilgisayarlar yani akıllı cihazlar ortaya çıktı. Bu cihazlar sayesinde hem medyadan her an haberdar olabilecektik hem de sıkıcı eski geleneksel düzenin yanı sıra yeni düzene de geçiş yapabilecektik.

Yeni medya, geleneksel medyanın bir üst versiyonu olmuştu. Yeni medya ile birlikte insanlar onları eğlendirebilecek bilgisayar oyunlarını gördüler ve onları eğitebilecek internet sitelerini keşfetmeye başladılar. Yeni medya ile birlikte tüm dünyadaki insanların birbiri arasındaki iletişimi tahmin dahi edemeyecekleri kadar artmıştı. Önceden bir mektubun bir kıtadan bir kıtaya hareketi haftalar ve hatta aylar sürerken yeni medyanın araçları sayesinde yalnızca birkaç saniye kadar sürüyordu. Hatta gece saatlerinde işlem yaptığınızda postanızın diğer bir kişiye  ulaşması neredeyse saniyeden bile daha az bir zamana tekabül ediyor.

Durum böyle olunca insanlar da haliyle yeni medya düzenine doğru yönelmeye başladılar. Fakat yeni medya insanlara her ne kadar büyük bir iletişim ağı sunabiliyor olsa da insanların bir yanları hala geleneksel medyanın varlığını istemeye devam ediyor. Nitekim geleneksel medyanın unutulabilmesi ve tarihin sayfalarına gömülmesi bugün itibariyle bakıldığında pek mümkün görünmüyor. Ancak her geçen yeni gün ile birlikte yeni medya düzeni bir adım daha ilerliyor ve popüler olmaya başlıyor.

Yeni Bir Düzen Kuruluyor

İnternet başta olmak üzere diğer birçok yayın organı günümüze kadar sürekli aynı işleyişe sahipti. Devran matbaanın icadından internetin icadına kadar hep aynı şekilde döndü durdu. Birileri içerikleri oluşturur, diğerleri yani halk dediğimiz kısımda yer alan insanlar da bu içeriği yalnızca okumak, izlemek veya dinlemek zorunda kalan tarafta olurdu. Bu kara düzen asırlarca devam etti durdu. Bu süreç içerisinde medyanın yayın organları da elbette genişledi. Sadece kitaplar ve gazeteler değil, radyolar da ortaya çıktı. Daha sonra insanların hem duyma hem de görme duyularına hitap eden günümüzün de hala en kuvvetli yayın organı olan bir icat yani televizyon ortaya çıkmıştı.

Televizyon diğer birçok yayın organına göre günümüzün en kuvvetli yayın organlarından birisidir. Nasıl ki güneş girmeyen eve doktor girerse her güneş giren eve de mutlaka bir televizyon girerdi. Her ne kadar bu akıllı kutu kendine çok iyi yer tutmuş olsa da gelişen teknoloji ile birlikte ve internetin kullanımının yaygınlaşmasıyla yeni bir medya düzeni doğdu. Normalde tüm medya şirketleri bir patrona veya bir holding patronuna aitti. Bu medya kanalları üzerindeki asıl söz sahibi hiç kuşkusuz ekip veya patron tayfasıydı.

Fakat internetin gelişmesiyle birlikte medya düzenin içerisinde yeni bir şeyler daha ortaya çıkmaya başlıyordu. Topluma ait olan onlarca şey varken bir de topluma ait olan medya düzeni ortaya çıkmıştı. Topluma ait her şey gibi yine bu isim de sosyal kelimesine sahip olacak ve sosyal medya adı ile hayatlarımıza giriş yapacaktı.

Sosyal medyanın oluşumu yalnızca bir sene içerisinde olmadı. Sosyal medyanın meydana gelmesini sağlayan nice aşama vardır. İnternetin yaygınlaşması, insanların bloglarla ilgi duyması ve sosyal ağların meydana gelmesi ile birlikte sosyal medyanın da temelleri atılmıştı. İnsanlar sosyal medya fikrinden oldukça etkilenmişti. Düşünsenize asırlar boyunca sürekli holding veya bir patrona bağlı olan medya düzenini insanlar bir kenara ittirecek ve kendi düzenleri içerisinde var olacaktı. Yeni ortaya çıkacak olan medya düzeni tamamen halkın sahip olacağı bir şey olacaktı. Bu medya düzeni içerisinde yayın koordinatörü de patronu da genel müdür de insanların kendileri olacaktı. Üstelik artık istemedikleri içerikler yerine böylece sadece istedikleri ve ilgi duydukları içerikler ile ilgilenebileceklerdir.

Bu medya düzeninin en önemli özelliği ise hiç kuşkusuz, içeriğinin tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulacak olmasıydı. Yani, kağıt üzerinde her şey aslında mantığa uygundu. Sosyal medya gerçekten de topluma ait olan bir şey olacaktı ve onu geliştirip sarıp sarmalayacak olanlar da yine sıradan insanlar olacaktı. Bu fikir kağıt üzerinde tıpkı demokrasi gibi çok afili dursa ve herkesi fethetmeyi başarsa da maalesef düşünüldüğü gibi olmadı. Sosyal medyanın ortaya çıkması yalnızca toplumlara ait olan ve içeriğini toplumun bireylerinin oluşturduğu bir düzenin ortaya çıkmasını sağlamadı ayrıca bir de “Sosyofil” kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştu.

Kablodan çıkan yeni medya ile mücadelemize devam edeceğiz. Takipte kalın.

Daha fazla göster

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.11 – Uçak Dönüş

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.11 - Uçak Dönüş

Bu sefer veda hüznü ile, En Güzelinden Amerika Gezi Notlarına kaldığımız yerden devam edelim.

Döneceğim gün, Rana’nın okula gitmesini istemedim. Sabah erkenden kalktık, kahvaltımızı ettik. Oyunlar oynadık, nam nam yaptık birbirimize. Yanak yanağa gezdik tüm gün. O kadar alıştı ki, teeete diye, domeyaa diye kapımdan, yanımdan yöremden ayrılmaz oldu. Tabi gün boyu ne kadar eğlensem de, içimdeki oluşmuş olan yumruyu götüremiyordum. Akşamına gidiyorum ya, zamanda su misali lıkır lıkır akmaya başladı. Öğlen uykusu gelip çattığında, yatağına yatırdım, ben de yattım yanına. Huysuzlanan, uyumak istemeyen, kıpır kıpır çocuk gitti, yerine tavana bakarak bana bir şeyler anlatan birine dönüştü. Kendi saçıyla oynayıp, kendi ninnisini söyleyen kuzum, benim yüzümü seve seve kendisini uykuya daldırdı. Tabi o yüzümü sevdikçe ben nasıl içimi çeke çeke ağlıyorum. Ben ağladıkça, o bana bir şeyler anlatıp, daha çok yüzümü seviyor. Hatta başımın altındaki elimi çekip, elini tutturup bir süre de bırakmadı. O öyle yaptıkça bendeki gözyaşı ırmakları selleşip selleşip yayıldı. Bu duygusallığımız çok uzun sürmedi tabi ki de. Uyandıktan sonra, sanki o romantizmde uyumamışız gibi, ne yüzüme baktı, ne de yanıma geldi. Ona uzakta olmama rağmen, vurma huyu olmayan çocuk, gelip gelip vurmaya başladı. O bunları yaparken, nasıl hisleniyorum ama. Gözlerim doluyor, ciğerim yanıyor. Akşam havaalanında yüzüme de bakmadı. Uçağa tam binecekken yanına sarılmaya gittiğimde ağlama krizine girdi ve ben sarılamadan dışarıya çıkarttılar. Sonradan birisi söyledi, gideceğini anlayıp, sana tepki göstermiş diye. Tabi bunları duydukça hazırda bekliyormuşum gibi tekrardan ağlıyorum.

Ablalarımla, bahsetmiştim senelerdir hep ayrıyız diye. Arkamı dönüp baktığımda ikisinin de gözleri dolu doluydu. Bir şey fark ettirmemeye çalışsam da, içeriye girdikten sonra, uçak kapısına, uçağa bininceye, uçak kalkıncaya, uçak kalktıktan uzunca bir yol gidinceye kadar sürekli ağladım. Hatta o kadar ağlıyordum ki, uçağa binecek sınıf grubuma daha varken, beni erkenden uçağa aldılar. Tabi tahmin edersiniz ki, şuan bunları yazarken de ağlıyorum.

Uçağa erkenden binip, gözyaşlarım içerisinde kimse gelmesin de ayaklarımı uzatıp ağlayayım diye düşünürken, Amerikalı bir bey geldi oturdu. Ayakkabılarını çıkardı, hazırlığını yaptı, ayaklarını bacaklarını açarak, benimde olduğum taraf ile birlikte keyiflice yayıldı. Uçak kalkmadan, televizyonunu açmaya çalıştı. Kulaklık yerini gösterdim, yardımcı olmaya çalıştım. Ekranda ışık yok, sürekli ekrana basıyor. Ben de bir yandan gözlerimin yaşını siliyorum, bir yandan bende adamın ekranına basıyorum. Ama ekranda ışık yok, adamda bir şey demiyor bana. O kadar koşturmacanın içinde, hosteslerden yardım istiyorum. Tabi adamı benimle seyahat ediyor sandıkları için herkes Türkçe konuşuyor kendisiyle. Hostesler geliyor, ekrana bakıyor. Biri gidiyor, biri geliyor. Herkes ekrana basıyor, bana anlatıyor, ben ise adama anlatmıyorum. Adam da kulaklığını çıkarıp neden her gelenin ekranına bastığını haliyle merak ediyor. En son bir hostes gelip, çalışıyor dedi, dedim adam Amerikalı, ona deyin ne diyecekseniz. Ona da dediler, ama adamcağız hala anlam veremiyor. Birileri geldikçe kulaklığı çıkarıp, olayı anlamaya çalışıyor. Meğerse ben akıllı, etraftaki ışıktan en düşük parlaklıkta olan ekranı görmemişim ve çalışmıyor diye sürekli kanal değiştirmişim. Gelen de ekranı ellediği için sürekli bir şeyleri değiştirmişiz. Daha çok ağlamaya başladım. Sen insanların işine ne karışıyorsun diye. Tabi o kadar gerildim ki, azıcık fenalaşmaya başladım. Hosteslerin birinden ‘fazla yeriniz var mı ben iyi değilim’ diyerek talepte bulundum. Tabi bunu derken, ‘aman efendim ponçik bünyeniz rahatsız mı oldu, hemen Bussines’a alalım sizi’ teklifi bekliyorum. ‘Uçakta boş yerler var, bakıp geçebilirsiniz, çok acil ise, doktor anonsu yapıp, ilacı öyle verebiliyoruz’ tepkileriyle karşılaştığımda, ‘uçağınız sizin olsun ben burada kalacağım’ hüznü içerisinde ağlamaya devam ettim.

Uçak havalandığında, ciddi bir fırtına ve aşırı yağmur vardı. Yağmuru bu kadar yakından hiç görmemiştim. Tam bir tevekkül vesilesiydi, çok şükür. Her iki ülkede de, kötü hava şartlarından uçak içinde servis de çok yapılamadı. Türkiye’ye de, saatlerce havada daireler çizerek, sisin içerisinden geçerek ancak iniş yapabildik.

Sallana sallana, yanımdaki adamın ayağını tekmeleye tekmeleye, yol boyu ağrı çekerek ve akmasını durduramadığım gözyaşlarım içerisinde ve bunları sadece uyurken yaparak, 2 ay 10 günlük tatil sanılan ama benim farklı tecrübe ettiğim Amerika’dan sağ salim döndüm.

Her şey güzel oldu mu?
Her şeye rağmen,
Her şey güzel oldu.

Ve,
Her şey güzel olacak.

Daha fazla göster

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.10 – İngilizce Kursu

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.10 - İngilizce Kursu

Kendimi dünyanın en havalı insanı hissediyorum. Nedenine gelin hep birlikte bakarak, En Güzelinden Amerika Gezi Notlarına kaldığımız yerden devam edelim.

Amerika’ya gitmem kesinleştikten sonra, İngilizce kursu aramaya başladık. Biletlerim ona göre ayarlandı, kalış sürem uzatıldı. Ancak bilet parası, kurs parası, ıvır parası, zıvır parası bir öğrenci bütçesini hayli aşıyor. Aileme de haliyle yük olmak istemiyorum. 2 ay gideceğim ve kendi seviyemi de tam anlamıyla bilmediğim için, ücretsiz dil kurslarından birine gitmeye karar verdim. Amerika’nın çok fazla göçmen alması neticesinde, bir çok ücretsiz dil kursunu bulabiliyorsunuz. Bunları vakıflar da verebiliyor, üniversiteler de.

Uzun araştırmalarımız sonucunda, göçmenlere yönelik gönüllü faaliyetlerde de bulunan bir vakfın ücretsiz İngilizce kursunda karar kıldık. Ancak ücretsiz diye önemsenmeyen bir İngilizce eğitimini düşünmeyin. Kitaplarınızdan, cdlerinize, ödevlerinize, devamsızlığınıza kadar her şey ile ciddi bir şekilde ilgileniliyor. Kayıt günü, direktör ve öğretmen tarafından okulu ciddiye almanız gerektiğine dair brif alıyorsunuz. Örneğin, habersiz 3 kere gitmediğinizde kurs ile ilişiğiniz kesiliyor. Tamam dedim, ben zaten çok düzenliyim, lisede bile ilk derslere hiç girmedim, üniversitede hep kaytardım ama size hep gelirim.

Kurstan önce biraz vakfın çalışmalarına göz atabiliriz. İzin almadığım için, adını maalesef diyemiyorum. Vakıf, güneydoğu Asya’dan Amerika’ya gelen mülteci insanların eğitim, iş bulma, rahat bir yaşam sürme, sağlık durumlarının incelenmesi ve gerektiğinde müdahalede bulunma üzerine bir çok alanda faaliyet gösteriyor. Bir çok gönüllü ile çalışmalarına rağmen, oturmuş kurumsal yapısı profesyonel bir ekip tarafından yürütülüyor. Çalışmalar 3 temel yapı taşı üzerinde devam ediyor: Eğitim, Sağlık ve İşgücü. Bir yönetim kurulunun altında, profesyonel direktörler ve onların da altında profesyonel ekipler ve onlarla beraber gönüllü destek ile çalışmalarını sürdürüyorlar. Çok da ilgili olduklarını birebir yaşadım.

Kursta eğitim alanların tamamına yakınını Arap ülkelerinden gelenler oluşturuyor. Onların dışında çok az bir kesim Vietnam, Hindistan, Pakistan, Kırgızistan ve Meksika’dan geliyor. Koca binada tek Türkiye’den ben geliyordum. Kursun sonlarına doğru, uzun yıllar orada ikamet ettikten sonra çocukları için kursa ara veren tanıdık bir ablamızla beraber sayımızı ikiye çıkardık. Ancak ne sınıfta ne de kursta bir süreliğine, Arap olmadığıma ve Arapça bilmediğime kimseyi ikna edemedim. Beni gören Arapça konuşuyor. Cevap vermedim zaman da bozuluyor. Neyse bir şekilde öğrendiler.

Kendimi tanıttığım sırada Türkiye’den tatil için geldiğimi söyleyince karşılaştığım sevgi selinin şoklarını görmeliydiniz. Özellikle Iraklı ablam Subad, Türkiye’den geldim dediğim zaman, tokatlaşmak için uzattığı eli geri çekip, ‘oooo Torkıyaaa’ nidalarıyla boynuma uzunca bir sarıldı. Birbirlerine nereli nereli diye sorduktan sonra, Türkiye’den gelmiş repliğini Arapça söylediğinde Subad abla, hepsi tek tek kalkıp hemşerilerine sarılıyorlarmış gibi hasret giderdiler. Çok ne olduğunu anlayamadım ben aslında. Komşu devletlerin sevgi seli sandım. Ancak Vietnamlı arkadaşımız Tam, Türkiye mi aaaa diyip, selamlaşmaya kalktı. Üzerine tüm sınıfa okumuş olduğu tarihimiz hakkında bilgiler vermeye çalıştı. Nerede Türkiye desem, Kara Sevda, Muhteşem Yüzyıl, Polat Alemdar (bunun adı farklıydı), İrem Derici ve hatırlayamadığım bir çok dizi ve şarkıcı adlarıyla muhabbetler açıldı. Hatta bir ara her ara verildiğinde, İrem Derici şarkılarıyla kendimizden geçiyorduk. Normalde de pek dinlediğim birisi değildi aslında ama orada yeteri kadar İrem Derici dozu aldığımı düşünüyorum. Ben onları anlamayıp hangi dizilerden bahsettiklerini anlamayınca, oturup hep birlikte dizi izlemişliğimiz bile var. Tabi ben Türkçe izliyorum onlar Arapça alt yazılı. Kısa bir süre içerisinde, kurs içerisinde tanındım ve ‘ooo good mooorning Turkıyaaa’ replikleriyle günlerimi açtım. Tüm kursta adım öğrenildi ve kısa sürede herkes tarafından tanındım. Tabi sırtımda ağır bir yük var. Ülkemi temsil ediyorum diye de, herkese çay içirmeler, kurabiye yedirmeler, yardımcı olmalar, çeviri yapmalar, konu anlatmalar. Hayırımın hasenatımın ardı arkası kesilmiyor. Kendimden çıkıp bir ülke temsilcisi gibi herkese ülkemin tanıtımı yapmaya ve herkesi davet etmeye başladım. Kurstan dönünce bu ağır yükün dinlencesini ‘Lokum Ranam’ ile yaptığımı tabi ki de dememe artık gerek yok sanırım. Bu süre zarfında kalbime dokunan tek an, Suriyeli bir mültecinin Türkiye’den geldiğimi duyunca, yanıma hiç bir şekilde yaklaşamayıp, gözlerinin dolması oldu. Sebebini sormayın, ben de bilmiyorum.

Kurs süresince, hazır oradayım diye gönüllülük sistemlerini merak ederek, başvurdum. Ancak bu süreci kendimi tanıttıktan sonra, ‘buradaki gönüllülük sistemini merak ediyorum ve incelemek istiyorum’ tanımlamamdan dolayı hiç bir şekilde gönüllü çalışmam kabul edilmedi. Bunu da bana bilgilendirme yapmadan, geçiştirme sureti ile yapıldı. Gönüllülerin görevleri, çalışma alanlarına göre, mültecilerin ev ziyaretleri, sağlık taramaları ya da hastaneye gidemeyenlere eşlik edilmesi vb. iş kollarını kapsıyor. Aynı çalışmaları ülkemde de yaptığımı sadece ‘incelemek’ istediğimi söyleme gafletimden ötürü gönüllü olarak çalışamadım.

Bu geçen süre zarfında, 3. ve 4. seviyelerde eğitim gördüm. 1 ay boyunca aldığım eğitimin ilk 2 haftası 3. kurda, 2 haftasını da 4. seviyede geçirdim. Gönüllü çalışma isteğimin beni motive etmesi, akabinde gönüllü olamama durumu ile beraber yavaş yavaş soğumaya başladım. Tabi gezme isteğimin fazlalaşması, sabahları ‘zaten tatildeyim yea’ modumun artarak devam etmesi sonucunda kursu zihinsel olarak başarı ile bitirerek sevimli arkadaşlarıma ve hocalarıma veda etmeden sessizce uzaklaştım.

Bir çok farklı ülkeden insanlar tanıştım. Hepsi çok sıcakkanlılardı. Hepsinin ortak özelliği, ülkelerinden bir şekilde Amerika’ya gelmeleriydi. Bir çoğu senelerdir orada yaşamasına rağmen, İngilizceyi halledememiş. Erkek katılımı oldukça düşüktü. Çünkü ülkeye gelir gelmez iş telaşı onların dili hızlıca çözmelerini sağlamış. Kadınlar ise, ev, çocuklar derken kursa gelmesi seneler bulmuş.

Trump’ın göçmen politikalarıyla ilgili değişiklikleri hepsini ciddi anlamda ürkütmüştü. Çünkü bazıları hala mülteci konumundaydı. Bu bağlamda vakfın eğitim direktörü tarafından, bir sabah hepimiz toplanıldık. Tüm öğretmenler ile birlikte, vakfın her daim arkamızda olduğunu, bizleri çok sevdiklerini ve gitmememiz için ellerinden gelenin fazlasını yapacaklarını, bir sıkıntıda hemen haber vermemiz gerektiğini dile getirdiler. Bu oradaki bir çok insanı rahatlattı.

Umuyorum, hiç biri insanlık dışı muameleye maruz kalmaz. Çünkü hiç birinin neden ve ne şartlarda orada olduklarını bilmiyoruz. O vakit yine en güzelinden diyelim ve görüşelim ki, her şey güzel olacak.

Daha fazla göster

Sosyal Medya, İnternet ve Teknoloji Üçgeni

Yayınlanma

Tarih:

Sosyal Medya, İnternet ve Teknoloji Üçgeni

Sosyal medya, internet ve teknoloji üçgenini çoğu zaman zararları ile işlemiş olsak da asıl sorun bunların zararlı olup olmamasında değil, bizlerin bunları nasıl kullandığında bitiyor.

Harika amaçlara hizmet ettiklerinde bu üçgenden maksimum performans ile faydalanırsanız şayet ne kadar faydalı olgular olduğunu da anlayabiliyorsunuz. Kölelik ve tamamen popüler olmak için bir yarış malzemesi olarak kullanıldığında ise sosyal medya da üçgenin diğer iki yarısı da büyük bir zaman kaybı ve zarardan başka bir şey olmuyor. Bu başlık altında, sosyal medya, internet ve teknoloji üçgeninden nasıl maksimum şekilde faydalanabileceğinize dair bazı örneklemeler yapacağız.

Sosyal medya sayesinde yapılan hemen her türlü organizasyondan haberdar olabilmek mümkün. Şayet iyi bir sosyal medya kullanıcısı olursanız gerçekten popüler olan birçok organizasyondan da haberdar olabilirsiniz. Böylece sosyal medya sizi asosyal biri haline getirmeden siz onu sosyal olmak için bir araç olarak kullanabilirsiniz. Korkmayın, sosyal yaşantınızı geliştirmek için sosyal medyadan faydalanmak en akıllıca yöntemlerden biridir.

Sosyal medya sayesinde ilgi alanlarınız üzerine olan sayfaları, blogları ve YouTube paylaşım kanallarını bulup, bu kanalların size sağladığı güncel bilgilerden faydalanabilirsiniz. Bu bilgiler sayesinde hiç bilmediğiniz bir konu hakkında dahi en gelişmiş bilgilere sahip olabilirsiniz. Sosyal medya insanı sosyal cehalete sürükleyen bir olgu olabildiği gibi sosyal profesyonelliğe ve bilginliğe de sürükleyebilir.

Sosyal medya sayesinde sevdiğiniz kişilerin hayatlarından ve günlük yaşantılarından çok daha kolay şekilde haberdar olabilirsiniz. Üstelik bu kişi hemen yanınızdaki sıra arkadaşınız olabilecekken, hayatınıza ilham kaynağı olan bir kişi de olabilir.

İş dünyası veya yeni bir girişim hiç fark etmez, sosyal medya ve üçgenin diğer uçları sayesinde bunlarda nasıl iyi bir gelişim sergileyebileceğinize dair çok daha fazla kaynağa ulaşabilirsiniz. Artık hemen her türlü girişimin yankı bulması ve ilgi uyandırması için sosyal medyanın araç olarak kullanıldığını unutmayın.

Çarşıyı, pazarı, gezmeyi elbette bırakmayın fakat sosyal medya üzerinden size sunulan fırsatları da bazen göz ardı etmemeyi öğrenin. Sevdiğiniz markaların sosyal medya hesaplarını ve bloglarını takip edin.

Sosyal medya ve interneti yardımlaşma için de kullanabilirsiniz. Yakınlarınızda birine bir yardım eli lazım olduğunda bunu kolaylıkla sosyal medya ve internet siteleri üzerinden paylaşarak bağışçılar bulabilirsiniz. Sosyal medya yardımlaşması sayesinde artık lazım olan herhangi bir kan bağışı için aday, çok daha kısa bir süre içerisinde bulunabiliyor.

Sosyal medya ve internet sayesinde kendi ilgi alanlarınızda yer alan yeni insanlar ile bağ kurabilirsiniz. Böylece hem sıkı dostluklar yakalamış hem de alanınızdan herhangi bir sorun ile karşılaştığınızda soru yöneltebileceğiniz insanlara sahip olabilirsiniz.

Sosyal medya sayesinde dünyanın her neresinden olursanız olun yeni insanlar ile tanışma ve sıkı bağlar kurma ayrıcalığından faydalanabilirsiniz. Yabancı dilinizi geliştirmek istiyorsanız hem sosyal medya hem internet hem de teknolojiyi kullanmak kadar güzel bir fırsat olamaz.

Eğitiminizi desteklemesi için hem sosyal medya hem internet hem de teknolojiden faydalanabilirsiniz. Eğitim konusunda, sosyal medyanın insanlara sunabileceği muazzam bir dünya bulunuyor. Bu dünyayı sadece keşfetmek için biraz çaba harcamanız yeterli. Gelişmiş internet siteleri ve teknolojik uygulamalar sayesinde eğitim hayatınızı çok daha eğlenceli bir hale getirebilirsiniz.

Düzenlediğiniz herhangi bir etkinlikten insanları kolaylıkla haberdar edebilirsiniz. Herkesi bir bir arayıp telefonla haber vermek yerine artık bu işi sosyal medya sayesinde çok daha kısa bir sürede gerçekleştirebilirsiniz. Böylece beni davet etmedin sorununa da bir çözüm getirmiş olursunuz. Edindiğiniz herhangi bir deneyimi sosyal medya veya internet üzerinden paylaşabilirsiniz. Böylece aynı deneyime merak salan kişiler de bu deneyim için kafasındaki zincirleri kırabilir.

Bulduğunuz ilgi çekici hemen her türlü içeriği sosyal medya sayesinde paylaşabilirsiniz. En basit fotoğraflar bile sosyal medya ile bir anda milyonlarca kişinin göreceği bir bağlantı haline dönüşebilir. Kendiniz hakkında içerikleri paylaşmak yerine ilgi alanlarınız hakkındaki içerikleri sıklıkla paylaşın, böylece hem kendinizi keşfedilecek bir dünya olarak saklamış olur hem de ilgi alanınızda yer alan insanların ilgisini çekmeyi başarırsınız.

Sosyal medyayı insanlara herhangi bir düşünceyi sormak için kullanın. Herkese bir bir sorduğunuzda elde edemeyeceğiniz fikirleri sosyal medya sayesinde çok daha kolay şekilde elde edebilirsiniz. Yeni fikirler lazımsa ilk durağınız sosyal medya olabilir. İnsanlar sosyal medya üzerinde yaratıcılıklarını göstermeye çok daha fazla eğilimlidirler. Size de yeni ve etkileyici fikirler lazımsa bunun yeri mutlaka sosyal medya olmalıdır. İnternet ile bildiğiniz konular hakkında araştırma yapın. İnsanların en çok şeyi bildikleri konular hakkında bile atladıkları bir şeyler olduğunu göstermenin en iyi yollarından biri de internet araştırmalarıdır.

Karga kabloyu yakaladı. Takipte kalın.

Daha fazla göster

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.9 – Yemek Kültürü

Yayınlanma

Tarih:

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.9 - Yemek Kültürü

Amerika’ya gidenler sürekli dile getirirler. Hem orada rahat olduklarından hem de kendilerini yabancı hissetmediklerinden. Bu durum, aslında ülkede yaşayan bir çok kesimin yabancı olduğundan ve bunlara ek olarak, çooook önceden yabancı olarak gelen insanların yabancılara alışkın olmasından kaynaklanıyor. Önceki yazılarımızda ‘göçmenlerin ulusu’ olarak bahsetmiştik. Bu yazımızda da öncekilerin devamı niteliğinde, göçmenlerin oluşturduğu yemek kültürlerine bir göz atalım. O halde, En Güzelinden Amerika Gezi Notları’ na kaldığımız yerden devam edelim.

Dışarılarda yürüdüğünüz de, merkez dışında yaşayan hiç bir yeri göremezsiniz. Hele ki Şikago, İstanbul gibi yaşayan bir şehir asla değil. İnsanların belli bir düzeni var. İşe gitmek, akşamları bir iki kadeh bir şeyler içmek, haftanın belirli günleri dışarıda yemek yemek. Bunu da genellikle hafta sonları yapıyorlar. Zaten hafta içi 23.00’de şöyle bir sokakta dolandığınızda yanan ışık görmüyorsunuz. Çünkü neredeyse 5.00’te hayat başlıyor.

Dışarıda olduklarında genellikle insanları restoranlarda görmeniz mümkün. Çok çeşitli yemek kültürüne sahip oldukları için, aslında göçmenlerin oluşturduğu düzenin geleneksel bir kültür halini aldığını görebiliyoruz. En çok sevilen yemek kültürlerini sizler için denedim.

En Güzelinden Amerika Gezi Notları Vol.9 - Yemek Kültürü

Thai Yemeği: İlk tanımlayabileceğim iki kelime, tatlı-tuzlu. Sebzeli noodle söylediğimde enteresan bir şekilde yer fıstığı ile birlikte geldi. Üzerine de bolca dökmüşlerdi. Yediğinizde tatlımsı tuzlumsu bir tat bırakıyor. Ama yenilebilir, kötü değildi. Fiyatları da gayet uygun.

Gitmiş olduğum restoranda, yemeğimin içinden enteresan bir şey çıktığından mütevellit, hem yemeğin tadına bakmış oldum hem de yemeğimi ücretsiz yedim. Bir turisti en mutlu eden olaydır sanıyorum.

Meksika Yemeği: İyi ki denemişim dediklerimden birisi idi. Gitmiş olduğumuz yer, Meksika müziklerinin çalındığı, nezih güzel bir yerdi. Tatmak amacı ile ortaya 3 çeşit yemek söyledik. Porsiyonlar o kadar büyüktü ki, 3 kişi çok aç olmamıza rağmen, son tabak rağbet görmedi. Gerçi burada nerede yerseniz yiyin, tüm porsiyonlar çok büyük. Yemekler bizdekiler gibiydi. Hepsinin yanında bir kere pilav, ekmek vardı. Çok acı dedikleri yemekler bizim normal acımız gibiydi. Ama en keyifli, en doyurucu yediğim yemekler listesinde Meksika başı çekiyor. Yemek gelmeden önce de, ekmek ile acı sos geliyor masaya, tam bir kebapçıda gibi hissediyorsunuz kendinizi, müzik çalmaya başlayana kadar.

İtalyan Yemeği: Nerede farklı İtalyan Pizza’sı deneniyor, ben oradaydım. Kırk çeşit pizza yedim desem abartmamış olurum. 45 dakika beklediğinizden tutun, sizin seçtiğiniz malzemelerle 15 dakika içinde odun ateşinde pişen pizzaya kadar hepsi ama hepsi birbirinden güzeldi. Zaten dışarıda zorda mı kaldınız, pizzacı mı var söyleyin bir dilim peynirli pizza karnınız doysun. Dilimleri de buranın iki buçuk dilimine denk düşüyor.

Hint Yemeği: Adını bile söyleyince mideme kramplar giriyor. Ülkedeki tüm soğanlar, baharatlar, acılar, köriler tek bir yemekte toplaşmış, halaya durmuşlar gibi. Baharat kokusu, üzerinizden 3 gün çıkmazken, acısı kalbinizde kendisini ömür boyu muhafaza ediyor.

Japon Yemeği: Suşi’yi alıyorum, gerisine karışmıyorum. Balık ağırlıklı besleniyorlar. Yosun çorbaları tarzında yemekleri seviyorlar. Boşuna hepsi incecik ve enerjik değil. Yemekler az porsiyon ama enerji yapıcı. Hintliler gibi, köriyi bolca kullanıyorlar.

Çin Yemeği: Böceklere, kertenkelelere hiç girmiyorum. Çin mahallesinde biraz yazmıştım restoranların tarzını. Ancak Thai ve Japon kültürüyle beraber sayılabilir. Noodlelar, Çin börekleri en meşhurlarından.

Yunan Mutfağı: Akdeniz mutfağını hemen hemen herkes bilir. Kopyalayıp, buraya yapıştırabiliriz. Ege memleketlerinde ki gibi tüm yemekler zeytinyağlı. İmam Bayıldı, Musakka, kahve, baklava, kebap menülerini oluşturuyor. En yabancılık çekmediğiniz mutfak burası. Zaten Yunan restoranına gittiğinizde, Ege’de bir yerde yemek yemeye gitmişsiniz gibi benimsiyorsunuz.

Türk Mutfağı: Bana ilk kebap yer misin, baklava ister misin, lahmacun canın çekti mi gibi sorular sorduklarında heyecan yapmıştım. Bu yüzden Türk restoranına gittiğimizde ilk istediğim şey kebap oldu. Kebabı nasıl Amerikanlaştırırlar demeyin. Gerçekten kebap has halinden uzaklaşmış, enteresan bir şeye dönüştürülmüş. İçinde acayip soslar, enteresan yeşilliklerle benim ponçik kebabım garip bir şeye dönüştürülmüş. Ben çok sevip, iyi yapan yerlerde yediğimden mi bilmiyorum, pek sevemedim. Ama Amerika’da yaşayan insanlar tarafından çok sevilmiş olacak ki, Türk lokantaları herkes tarafından çok seviliyor.

Genel olarak söylemem gerekirse, herkes her mutfağı yiyebiliyor. Fast-food tüketimi çok yoğun. En sakin sokakta bile ulaşabileceğiniz fast-food dükkanları var. Porsiyonlar aşırı büyük. En lüks restorana bile gitseniz 2 kişi en fazla 150 dolara doyurucu bir yemek yiyebiliyorsunuz. İçeceklerin hepsinde, alkol dışında, bardağa para veriyorsunuz. Yemek bitene kadar içeceğiniz sürekli yenileniyor. Yemeklerden önce her yerde, atıştırmalık yiyecekler getiriliyor. Restoranlar loş ışık kullanıyor, sarı ışık bir süre sonra sinirlerinizi bozuyor. Her masada suyunuz hazır. Siz gidene kadar buzlu olarak servis ediliyor. Her yerde bahşiş zorunluluğu var. Garsonlar çok ucuz maaşlı (bazen maaşsız) çalıştıkları için, bahşiş onlar için çok önemli. Yüzde 10, 20.. dilimler halinde bahşişi seçip ödüyorsunuz. Servisler o yüzden güzel oluyor. Suratsız garsona denk gelemedim diyebilirim. Bir rivayete göre de, eğer bir yerde bahşiş bırakmadan çıkıyor ve ikinci defa gidiyorsanız, yemeğinize tükürüyorlarmış. Ben bilmem. Amerikalılar öyle diyor.

Suşi, pizza, sandviç, donut fazlalığı ile turlarımı tamamlamaya devam ediyorum.

O zaman yeni yazıda görüşmek üzere diyelim. Her şey güzel olacak.

Daha fazla göster

Trend Konular

Copyright © 2016-2017 Dijital Karga - Dijital Şakaya Gelmez!